Hayırlısı ile Allah`ın izniyle 3,5 aylık bir çalışma zamanı içinde Ortadoğu`daki gelişmeleri Türkiye açısından değerlendirildiği gibi, Bu topraklarda gözünü hiç eksik etmeyen ABD, AB ülkeleri ve İsrail açısından değerlendirilmiştir.
2008-07-07 - 22:14
Büyük Ortadoğu Projesinin
Perde Arkası
BOP/ÖNSÖZ
GİRİŞ:
Bu kitabı oluşturma fikri, sanal alemde bir sohbet ortamında (1) (Radyo ülkümüz, www.ulkumuz.net – www.ulkusohbet.com ) Elazığ Fırat Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sayın Nurhat Halisdemir tarafından BOP’un (Büyük Ortadoğu Projesi’nin) tartışma konusu yapılması ile belleğime yerleşmiş oldu. Bir müddet sonra da yazar arkadaşlara konuyu ilettim ve ilk olumlu tepkiyi Bekir Zorba arkadaşımızın vermesi ile başlamış oldum.
Hayırlısı ile Allah’ın izniyle 3,5 aylık bir çalışma zamanı içinde Ortadoğu’daki gelişmeleri Türkiye açısından değerlendirildiği gibi, Bu topraklarda gözünü hiç eksik etmeyen ABD, AB ülkeleri ve İsrail açısından değerlendirilmiştir.
Türkiye dışındaki ülkelerin Ortadoğu toprakları üzerindeki işgalci hakimiyeti ile Türkiye’nin çıkarları açısından bu gün ve yarın olabilecek gelişmelere ışık tutulmaya çalışılmıştır.
Bu kitap akademik bir çalışmayı içermemekle birlikte Türkiye için önemli olan Ortadoğu toprakları hakkında milletimizin görüşleri birincisi anket türü bir çalışma ile ikincisi, ciddi kaynaklardan yapılan araştırma sonuçlarına göre ve halkın nabzını tutan gazete yazarları ile neticeye varılmıştır.
Önsöz’ü üç ana başlık ile sizlere sunmak istiyorum.
1- Ortadoğu denilen toprakların dünkü durumu. Yani Osmanlı imparatorluğunun yıkılma dönemi 1918-1923 arası.
2- Ortadoğu devletleri olan Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Suud, Yemen, Hadramut, Umman ve Kuveyt’in bugünkü sınırlarının oluşması. Yani:Arabistan’ın bölüşümü
3- Bugünkü Ortadoğu’nun hali ile Irak’ın ABD tarafından işgali, Filistin ve Lübnan’ın İsrail tarafından kısmen işgali, İran’ın ve Türkiye’nin yada bir başka ülkenin ne kadar Ortadoğu’ya müdahil olması gerektiğini değerlendiren sonuç belgesi.
1/ 1918-1923 DEVRESİ
Göktürk devletinden bu yana ikinci Türk ismi ile kurulan Türk Devleti Türkiye’dir.
En son devletimizin adı da Osmanlı idi.
Osman oğulları Beylik olarak kurulmuş, Osmanlı devleti olarak yükselmiş, Osmanlı İmparatorluğu olarak gelişimini tamamlamış ve İmparator olarak yıkılmıştır.
Osmanlı soyu, imparator olarak 600 küsur sene hüküm sürdü. Tüm kıtalarda toprak kazandı, egemenliği altındaki insanlara zulüm yapmadı. Aksine onların milli kültürleri ve ırki kimliklerini koruyarak adalet götürdü. Bu sayede günümüzde etnik kimliklerini ileri sürerek Osmanlı İmparator’luğundan ayrılmış onlarca devlet vardır. Örnek: Irak, Yunanistan, Lübnan, Suriye, Ermenistan, Gürcistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Arap Yarımadası’nda Suudi, Kuveyt gibi ve Afrika’da Cezayir- Tunus gibi bir çok devlet vardır.
Osmanlı’yı kuran Türlerdir. Türkler dünyaya hükmeden bir neslin mirasçılarıdır. Türk oğlu Türk bir milletin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti de; henüz 83 yaşındadır.
BAŞ KALDIRMALAR
Ortadoğu’da ki devletlerin oluşumu bundan yüz yıl öncesinde başlar.
Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Araplar Osmanlı’ya isyan ederek kopmak isterler. Bu istekleri ise; Mondros ve Sevr antlaşmaları ile Osmanlı’yı paylaşmak isteyen İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ve sonradan çıkma Yunanistan yapmaktadır.
OSMANLI’NIN YIKILIŞ SEBEPLERİ
Bu konu, bir çok mekanlarda çokca konuşuldu, yazılara döküldü. Ben sadece konumuz gereği dışından içine doğru bir yelpaze olarak Ortadoğu’nun şekillenmesi açısından ele alacağım.
HAÇLI SEFERLERİ İLE YIKAMADILAR
Osmanlı hanedanlığı kara çadır da iken ve Osmanlı İmparatorluğu unvanına sahip olduktan sonra; onlarca haçlı seferleri yapıldı ve hiç birinde de Hıristiyan Avrupalılar, Osmanlı’yı yani Türkleri bir türlü silahla yıkmayı başaramadı… Neticede Türkleri silahla yenemeyeceklerini anladılar ve geri adım atarak kendi içlerinde reformlar, Rönesanslar yaparak güçlerine güç kattılar. Bu arada ise Osmanlı imparatorluğu iç sorunlarla boğuşmaya başladı. Ele geçerdiği yörelerde isyanlar çıktı, savaşlarda paşalar başarı yakalayamadı… Kültür zayıfladı, Başka milletlerin gelenek ve görenekleri benimsendi... 200 yılı geçkin bir süre içinde yıkımı gerçekleşti.
OSMANLI İÇİNE MÜSLÜMAN KILIKLI AJAN GÖNDERDİLER
Hristiyan Avrupalılar bu kez savaşla yıkamadıkları Osmanlı imparatorluğunu oluşturan insanları bir birine bağlayan temel değerleri araştırdılar ve buldular da.
1-Müslümanlık.
2-İnanç ve ülkü ile İslamı yaşamak ve Türk olmak.
Bu değerleri tahrip etmeden Türkleri yenmenin zor olduğunu birbirlerine anlattılar ve Osmanlı içine on binlerce Müslüman kılıklı insanları ajan olarak gönderdiler. Bu ajanlar Müslümanlığı bahane ederek başta Araplar olmak üzere , azınlık olan Ermeni ile Rumlar, Türk olan Kürtler ile Türkler arasına fitne ve fesat sokarak Arapların Osmanlı imparatorluğundan kopmalarını sağlarken diğer etnik kökenli Ermeni tebaasını da milliyetçilik ile Osmanlıdan kopardılar. Rumlar ise Yunanistan ile yetinmek zorundan kaldılar.
Bu ajanlar; iş kolu olarak imam, müezzin yada halkın içinde danışılan alim kişiler olarak yer aldılar. Geçmişteki en önemli isimlerinden birisi olan ajan Sait Molla’dır. Sait Molla İstanbul’da İngiliz Rahip Freud’a mektuplar yazarak ülkemize ihanet eden Müslüman kılıklı bir ajandır. (Bakınız:1) bir mektup yaz diğerlerini kitabın sonuna ekle….
*******************
*******************
Ve BİRİNCİ CİHAN HARBİ
Birinci dünya savaşı ile de son hamleyi yapan Avrupalı emperyalist devletler; gerileme devrinde verdikleri zayiat ve yorgunluk ile bitap düşen Osmanlı ordusunu 1. dünya harbi içine girdirirler.
Savaş tüm şiddeti ile devam ederken birleşik Avrupa devletleri (Şimdiki AB) yine İstanbul’a gelmek ister ve bunun içinde Çanakkale’den geçmeye çalışılırlar. Ama bilindiği gibi Mustafa Kemal orda da vardır. Mustafa Kemal ve Osmanlı Türk Ordusu Çanakkale’yi düşmanlara geçilmez yapar. Neticede düşmanlar Fransa ve İngiltere orduları başta olmak üzere tüm birleşik Avrupa ordusu (şimdiki AB ) Çanakkale’ de yenildiler ve geri döndüler.
Ne var ki;
Birinci dünya savaşı sonunda Osmanlı imparatorluğunun da içinde bulunduğu devletler savaşı kaybetti. Böylece Mondros Ateskes antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu devleti de yenilmiş oldu ve Sevr antlaşması ile de tüm toprakları galip devletler tarafından işgal edildi.
GÖRÜLMEMİŞ BİR İŞGAL
Tarihte ittifak devletleri olarak geçen Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ve Yanaşma Yunanistan Devletleri Anadolu’yu iki kısımda paylaşmaya başladılar. Bunların birincisi “İşgalin Anadolu Yakası”, diğeri ise Arabistan Yarımadası (Bugünkü adı ile Ortadoğu)… İşgalin Anadolu yakasında ise Rumlar-Karadeniz, Ermeniler-Doğu Anadolu, Kürtler-Güneydoğu Anadolu-Irak, İngilizler-Arabistan ve Karadeniz, Fransızlar-Doğu Akdeniz ve Güney Doğu Anadolu , İtalyanlar-Batı Akdeniz ve Ege, Yunanlılar’a ise Trakya ve Ege bölgesi olmak üzere işgale başlanmış birde bunların hepsiyle boğuşmayı göze almış olan Türkler, Kuvay-i Milliye hareketi ile belirlenen sınırları ile (Misak-i Milli) varlık gösteriyordu.
İşgalin Anadolu yakası:
Osmanlı İmparatorluğu 1908 den 1918’ e kadar 10 sene içerisinde eridi bitti.Kendine kaldı denilen İstanbul’a ise adeta hapsedildi… Üç kıtada milyon metrekarelerle anılan imparatorluk toprağından; milli kurtuluş ile bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devletine ait sınırları kaldı…
PADİŞAHIN EMRİ İLE MUSTAFA KEMAL SAMSUN’A ÇIKAR
Mondros antlaşması ile 1. Dünya harbinin galibi olan ama mağlubu ilan edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u bir anda itilaf devletleri işgal etmiş ve Osmanlı ordusunu terhis ederek, padişahın hükümetine tüm emirlerini yaptırıyordu. Paylaşımın bir ayağı olan Trabzon ve çevresinde baş gösteren Rumların Pontus devleti isteği merkezini Batum’a kaydırması ile İngilizler hemen Padişaha ve Hükümetine emir vererek derhal bu yöredeki Pontus ayaklanmalarını durdurmasını ister, aksi halde “Ben asker çıkaracağım” der. Padişah ve Onun hükümeti, Trabzon ve çevresinde gelişen rum ayaklanmaları ile Doğu’da gelişen Ermeni ile Kürt oluşumlarının önünü kesmesi için hemen Mustafa Kemal’e ‘Ordu müfettişliği” yetkisini vererek; O’nu 19 Mayıs 1919’da Samsun’a gönderir. Atatürk Mili Mücadele’nin ilk ayağında Rum isyancıları bastırmakla Tam Bağımsızlık yolunu açar.
“M.Kemal’in, Anadolu’ya tayini yalnız “Pontus” meselesi değildir. Bu tayinde, 1- Pontuscuları susturmak, 2- Yabancı müdahalesine mahal bırakmamak, , 3- İstanbul’da ve Batı Anadolu’da inhilal eden, fakat şarkta Rum, Ermeni, Kürt faaliyetlerine karşı toplu olarak bulunup faaliyet gösteren ittihat-terakkicilerle mücadele edip teşkilatlarını dağıtmak, 4- Rusya’da bulunan Enver Paşa’nın Rusya’dan ve Azerbaycan’dan topladığı müsellah kuvvetlerle Şarki Anadolu’ya yapcağı bir girmeye karşı mukavemet etmek gibi düşüncelerin hisseleri vardır. …. Daha geniş bilgi için bakınız: Türk Siyasi Tarihi-Tahsin Ünal Sayfa: 533”
Mustafa Kemal Paşa, Rum isyanları bastırdıktan sonra Ordu komutanları ile derhal haberleşir ve müfettişlik görevinde geçen 55 günlük sürede hem Rumları hem Kürtlerin ayaklanmalarını bastırır.
MUSTAFA KEMAL İLK 55 GÜN SONUNDA ORDUDAN ATILIYOR
İstanbul’u işgal eden ittifak devletleri, Osmanlının tüm egemenliğine son vermiş, şekilcilikte kalan hükümeti ise durumu idare ediyordu. Bu şartlarda Anadolu’da tekrar bir kurtuluş için zemin hazırlayan Mustafa Kemal, “Ordu Müfettişliği” sıfatı ile Samsun’a çıkıp, Erzurum kongresi ile tüm ordu komutanlarına “milli direniş” başlatacakları mesajını vermesi ve Sivas kongresine hazırlık yapması aşamasında geçen 55 gün çok kısa bir süredir ve bu süre kurtuluşun başlangıcı için yeterli oluyordu. Çünkü Padişah’ın hükümeti Damat Ferit Paşa, işgalci devletlerin başkısı ile Mustafa Kemal’in “Ordu müfettişliği” görevini geri alıyor ve hatta Mustafa Kemal’i “Haydutlukla” suçlayıp ordudan atıyordu. Hükümet emri ile de “görüldüğü yerde yakalanması “ emrediliyordu.
KÜRTLER İLK AYAKLANMAYI;
MUSTAFA KEMAL’İ DURDURMAK İÇİN YAPIYOR
“….Malatya’da bulunan On ikinci süvari Alayı komutanına da 7/8 Eylül gecesi, kendim telgraf başına çağırtmış ve görüşmekte idim. Alay komutanı Cemal Bey’den durum ve kuvvet konusunda bilgi aldım. Gelenlerin yanlarındaki silahlı Kürtlerin “on beş yirmi kişi kadar” olduğunu ve alayında merkezde ancak “o kadar kuvveti” bulunduğunu söyledi. Ben kuvveti yeterli gördüm. Süvari ve topçu alayının yalnız subayları bile yetebilirdi….” Mustafa Kemal Atatürk” Nutuk: S:84
KÜRTLÜK AKIMINA UYGUN ORTAM BIRAKILMASIN!
Atatürk’ün Sivas Kongresini engellemek için Kürtler’den silahlı birlik oluşturdular. Atatürk yukarıda anlattığı gibi bilgi alır ve bölücülerin yakalanması için emir verir. Fakat kaçakların bulunduğu yeri terk etmesi üzerine kesin emri verir:
-“Kaçakların ivedilikle yakalanmaları ve Kürtlük akımına kesinlikle uygun ortam bırakılmaması, eğer ki kaçaklara uyanların acımadan ve aman vermeden yok edileceğinin duyurulması ve namuslu halka gerçeğin bildirilmesi….” Mustafa Kemal Atatürk Nutuk: S: 87
Emrini verirken Mustafa Kemal Atatürk sadece vatansever bir vatandaştır.
KÜRTLER ATA’YA ENGEL OLMAYA KALKIŞTI
Atatürk, işgal edilen yurdumuzu kurtarmak için Samsun’a çıkar, ülkenin düşman işgalinde olduğunu, bunun için milletin tekrar ayağa kalkması için bir dizi kararları almak ve ordu komutanlarına kendi görüşünü duyurmak için Erzurum Kongresini yapar ve akabinde Sivas Kongresi hazırlığına başladığı günlerde geçen 55 gün sonra Padişah, Damat Ferit Paşa Hükümeti aracılığı ile Mustafa Kemal’in ordu müfettişliği yetkisini alır ve görüldüğü yerde yakalanıp İstanbul’a gönderilmesini emreder. Ama bu emri uygulattıracak bir etkili komutan, vali yada asker bulamaz.
Ancak; Türk’e ve vatana hainlik yapacak biri olmalı ve onu bulur. Elazığ (yada Harput ) Valisi Ali Galip Bey’dir. Bu kişi Damat Ferit Paşa’nın Padişah adına verdiği emir ile yabancı bir asker olan Bay Novil ile birlikte Malatya ve civarındaki Kürtlerden süvari birlik oluşturup, Sivas’ta kongrenin yapılmasını engellemek ve Mustafa Kemal’i yakalamakla görevlendirilmiştir.
“ Dahiliye Nazırlığına
İçinde bulunduğumuz ayın ondürdüncü günü yeter kuvvetle haydutların izlenmesi ve yakalanması için Malatyadan yola çıkacak durumda gerekli önlemler alınmıştır. Tanrının yardımıyla çarpışmada başarı sağlanacağına güven buyursunlar. Yalnız, yazılarımın karşılıkları ve gerekçeleri geciktirilmemelidir. 9.9.1919 Elazığ Valisi Ali Galip
Nutuk: Sayfa 90
Tabi bu olan bitenden haberi olan Atatürk hemen tedbirleri alır ve Ali Galip ile etrafından birleşen Kürt gurupları hemen takibe aldırır. Bunlar öncelikle Malatya da konuşlanıp orda ki Türkleri öldürerek güçlenmeyi ve Kürdistan bayrağı çekerek ve hemen ardından Sivas’a hareket etmeyi planlamışlardır.
Atamız bu durumu 15. Alay Komutanı İlyas Bey’e durumu bildirir ve sert kararlar alır.
Hemen 11-12 eylül 1919 tarihinde: Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya ültimatom niteliğinde ki kararın tel’ini çeker. “Bundan sonra Bütün Anadolu, İstanbul ile bağlantısını kesmiştir.”
ÖNCE ORDUYA EMİR VEREN TEL’İ ÇEKER
Sivas / 12.9.1919
Malatya’da On beşinci alay komutanlığına / Mustafa Kemal
1-Kim olursa olsun, belgesiz bir yabancı subayın Osmanlı ülkesinde işi yoktur. Kendisine incelikle ancak askerce kesin bir biçimde durumu bildirip geldiği yere hemen dönmesi gerektiğini söyleyiniz. Ülkeden çıkıncaya değin de ileri gelen kişiler ve görevlilerle hiçbir siyasal ilişkide bulunmaması için yanına becerikli, uyanık bir subay katınız.
2- Kaçak valinin yurda hayınlıkla suçlandırıldığını, ele geçince yakalanıp yasanın adaleti bırakılacağını, bu konuda başka türlü bir şey yapmak olanağı bulunmadığını ayrıca anlatırsınız efendim. Mustafa Kemal
(Belge: 78,79,80,81). Nutuk: S:94
SONRA PADİŞAHIN HÜKÜMETİ NE
Sadrazam Ferit Paşaya
Yurdun ve Ulus haklarını ve kutsal varlıklarını ayaklar altına almanızla, ve padişah hazretlerinin yüksek şeref ve onurlarını kırmanız üzerine, kendini bilmezce girişimleriniz ve davranışlarınız anlaşılmıştır. Ulusun padişahımızdan başka, hiç birinize güveni kalmamıştır. Bu nedenle durum ve dileklerini ancak, Padişah’a bildirmek gereğindedirler. Kurulunuz yasaya aykırı davranışlarının ağır sonuçlarından, korkarak ulus ile padişah arasında engel oluyor. Bu yoldaki direnmeniz daha bir saat sürerse, ulus artık her türlü davranış ve eyleminde kendisini özgür sayacaktır. Ve bütün yurt, türeye aykırı kurulunuzla, kesin olarak ilgisini ve bağlantısını kesecektir. Bu, son uyarımızdır. Bundan sonra ulusun alacağı, durum burada bulanan yabancı subaylar aracılığı ile itilaf devletleri temsilcilerine de ayrıntılı olarak bildirilecektir.
Genel Kongre Kurulu
Sivas Telgraf Müdürlüğüne de gene o sırada telefonla şu buyruk verildi:
“ kongremizden seçilmiş bir kurulla, telgrafhaneye gönderilecek bir telinizin doğrudan doğruya padişahın özel kalemine çekilmesine İstanbul’ca engel olunduğu bildiriliyor. Bir saat içinde telgrafın çekilmesine izin verilmezse İstanbul’la bütün Anadolu telgraf haberleşmesini kesmek gereğinde kalacağımızı üstlerinize bildiriniz”.
Genel Kongre Kurulu / Nutuk S: 96
12 .9.1919 tarihli açıklamasında Atatürk, Ali Galip ve Kürt gurupların yakalandığını anlatır. Ve Dahiliye Nazır Adil Bey’e çektiği tel de ise çok sert konuşmuştur.
ÖNCE AÇIKLAMA
Baylar, alınan önlemler ve düzenlemeler ve özellikle gösterilen,sinirlilik ve baskı sonucu, Ali galip ve Halil beylerin kandırmaya çalıştıkları aşiretler dağılmış, umutsuz kalan, Ali Galip önce Urfa’ya, oradan Halep’e kaçmıştır. Bay Novil de, göz altına esenlikle, Elbistan üzerinden gitmiştir. Ötekilerde birer yol bulup kaçmışlardır. Bu evreleri, daha çok açıklama da bir yarar görmüyorum. Söylediklerime ek olarak, yayımlanacak olan belgelerin incelenmesinden, okunmasından bu gün ve gelecek için, uyarıcı sonuçlar çıkarılacağını umarım. (Belge: 78,79,80,81). 12.9.1919 Nutuk: S:94
BİR AY SONRA ÇEKİLEN TEL: Dahiliye Nazırı Adil Bey’e:
Ulusun Padişahına düşüncelerini bildirmesine engel oluyorsunuz. Alçaklar, cana kıyıcılar! Düşmanlarla birleşerek ulusa karşı hayınca düzenler kuruyorsunuz. Ulusun gücünü ve istencini anlamaya gücünüz yetmediğinden kuşkulanmıyorum. Ancak yurt ve ulusa karşı hayınca ve kan dökercesine girişimde bulunacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın. Galip Bey ayakdaşları gibi şaşkınların bönce olan kuruntulu sözlerine kapılarak ve Bay Novil gibi ulusumuz ve yurdumuz için sakıncalı olan yabancılara vicdanınızı satarak yaptığınız alçaklığın ulusca yükseltilecek sorumluluğunu göz önünde tutunuz. Güvendiğiniz kişilerin ve gücün sonunu öğrendiğiniz zaman kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız. 11.10.1919 Mustafa Kemal / Nutuk: S:91
Bilgi: Bu konu Nutuk’un 81. sayfasından başlayan “Sivas Kongresini sonuçsuz bırakma girişimleri “ adı altında ALİ GALİP OLAYI olarak daha detaylı Atatürk tarafından anlatılmıştır.”
AMASYA GÖRÜŞMELERİ
Kürtlerin, Mustafa Kemal’i engelleme gayretleri boşa çıkar ve Sivas Kongresi yapılır. Alınan kararlar hem İstanbul hükümetini hem de İtilaf devletlerini bir hayli kızdırır. Bunun üzerine Sevr dayatılır ve Ortadoğu’nun şekillenmesi için kesin harekat başlatılır.
Bu arada Mustafa Kemal’de Meclis’in Anadolu’da açılması için İstanbul hükümetini ikna etmeye çalışır ve hatta bu meclise Misak-i Milli’yi ilan etmesi için çaba gösterir. Bu inançla Amasya görüşmeleri İstanbul hükümetinin bahriye nazırı Salih Paşa ile Amasyada gerçekleştirilir. Bu görüşme Anadolu yakasındaki Ermeni ve Kürt ayaklanmaları için önemli kararları içerdiği için Nutuk’tan aktarmayı uygun gördüm.
Amasya Görüşmesi Damat Ferit Paşa Hükümeti adına Salih Paşa ile yapılmıştır. Atatürk burada alınan prensip kararlarının İstanbul hükümetince uygulanmadığını söylemiştir.
“AMASYA’DA BULUŞTUK
Baylar, anımsarsınız ki, bahriye nazırı Salih Paşa ile Amasya da buluşmak kararlaşmıştı. Nazır Paşa ile, belki, hükümetin dış siyasası, ve iç yönetimi ile ordunun geleceğine değin konular üzerinde görüşülecekti. Bunun için, daha önce, kolordu komutanlarının düşünce ve görüşlerini bilmek bence pek yararlı idi.
14 Ekim 1919 günü kapalı telimde, kolordu komutanlarının bu üç nokta ile ilgili görüşmelerini rica ettim. Komutanların raporlarını belgeler arasında okunsunuz. (Belge:156).
Salih Paşa, 15 Ekim de İstanbul’dan yola çıktı. Bizde, 16 Ekim de, Sivas’tan yola çıktık. 18 Ekim’de Amasya da bulunduk.
Salih Paşa’ya, uğrayacağı, İskeleler de, Ulusal örgütlerce parlak karşıla törenleri yapılmasına ve bizim adımıza “ hoş geldiniz” denilmesi için önerge verilmişti (Belge: 157).
Biz de, Amasya da pek büyük gösterilerle kendisini karşıladık.
Salih Paşa ile Amasya da 20 Ekim’de başlayan görüşmelerimiz, 22 Ekim’de sona erdi. Üç gün süren görüşmeler sonunda, ikişer örnek olmak üzere, beş tane tutanak düzenlendi. Bu beş tutanaktan üçünü ( Salih Paşa’nın yanında kalanları biz, bizde kalanları Salih Paşa) imzaladık. İki tane tutanak gizli sayılarak imza edilmedi.
Amasya görüşmesi sonucu olan kararlar, kolordulara da bildirildi. (Belge:158)
Baylar sırası gelmişken, bir noktayı belirtmek isterim. Bizce, ulusal örgütlerin ve temsilciler kurulunun , İstanbul Hükümetince resmi olarak tanınmış bir siyasal varlık olduğunu; görüşmelerimizin resmi olduğunu ve sonuçlarına göre iş görmek gerektiğinin iki yanca ve benimsenmiş bulunduğunu açıkça ortaya koydurmak temel görüştü.
Bunun için, görüşme sonuçları ile ilgili tutanakların protokol olduğunu benimsetmek ve İstanbul hükümetinin delegesi olan bahriye nazırına imzalatmak önemliydi.
21 Ekim 1919 günü, tutanağa yazılanların denilebilir ki, hemen hepsi Salih Paşa’nın önerileri olup benimsenmesinde sakınca görülmeyen bir takım maddelerdi. (Belge: 159).
22 Ekim 1919 günlü, ikinci tutanak, uzun süren bir görüşme ve tartışmanın özetidir.
Bu görüşme de, iki yanın halifelik ve padişahlık konusunda karşılıklı güvenceleri ile ilgili ayrıntıları gösteren bir başlangıçtan sonra, Sivas kongresinin 11 Eylül 1919 günü bildiri maddelerinin görüşülmesine başlandı.
TÜRKLERİN HASI AKDENİZ’DE
- KLİKYA’DA DEVLET KURULAMAZ-
1-Bildirinin 1. maddesinde tasarlanıp benimsenen sınırın, en az bir istek olmak üzere, elde edilmesi gerektiği birlikte benimsendi.
Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek konusu uygun görüldü. Şimdi yabancıların elinde bulunan bölgelerde Kilikya’yı Arabistan ile Türkiye arasında bir “tampon devlet” oluşturmak için Anayurttan ayırmak istendiği söz konusu edildi. Anadolu’nun en koyu Türk yöresi ve en verimli, en varlıklı bir bölgesi olan bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının uygun görülmeyeceği; Aydın ilinin de aynı kesinlikle (ve öncelikle) yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi genellikle benimsendi.
Trakya sorununa gelince: burada da, sözde bir bağımsız hükümet ve gerçekte bir sömürge kurmak ve böylelikle doğu Trakya’dan da Midye – İmroz çizgisine değin olan bölgeyi bizden ayırmak isteğinde bulunulmak olasılığı öne sürüldü. Ancak Edirne’nin ve Meriç sınırının bağımsız bir İslam Hükümetine bağlanmak için bile olsa, hiçbir biçimde bırakılmaması ilkesi ortaklaşa uygun görüldü. Bununla birlikte, bütün bu maddi içeriği konusunda Millet Meclisinin vereceği en son karara doğal olarak uyulacaktır, dendi.
YABANCILARA AYRICALIK YOK
2- Bildirinin dördüncü maddesinde Müslüman olmayan halka, siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak nitelikte ayrıcalıklar verilmesinin onaylanmayacağını belirten bölüm, önemle görüşüldü. Bu kaydın, bağımsızlığımızı gerçekten sağlamak için, elde edilmesi gereken bir istek niteliğinde sayılması ve bundan yapılacak en ufak bir özverinin bağımsızlığımızı kökten yaralayacağı ortaya konuldu. Adı geçen dördüncü maddede söz konusu olan, Hristiyan halka çok ayrıcalıklar verilmemesine değin amaç, gerçekleştirilmesi gerekli bir erek olarak benimsenmiştir. Bununla birlikte bu gerek konuda ve gerekse yaşama hakkımızın savunulması yolundaki başka isteklerimizle ilgili konularda-birinci maddenin sonunda olduğu gibi burada da- millet meclisinin görüşüne ve kararına uyulacağı kaydı konuldu.
EKONOMİK BAĞIMSIZLIK ŞART
3- Bildirinin yedinci maddesine göre bağımsızlığımız bir bütün olarak korunma koşuluyla teknik, sanayi ve ekonomiye dayalı gereksinmelerimizin sağlanacağı tartışıldı. Ülkemize pek çok sermaye dökecek olan bir devlet olursa, bunun maliye işlerimiz üzerinde isteyebileceği denetleme hakkının kapsamı kestirilemeyeceğinden, bu konunun bağımsızlığımızı ve gerek ulusal çıkarlarımızı zarara sokmayacak yolda, uzmanlarca iyiden iyiye düşünülerek sınırlandırılıp saptanmasından sonra Millet Meclisince uygun görülecek biçimin benimsenmesi görüşüldü.
4- 11 Eylül 1919 günlü Sivas Kongresi kararlarının başka maddeleri de Millet Meclisinin onayına sunulmak koşuluyla uygun görüldü.
5- Bundan sonra, Sivas Kongresinin 4 Eylül1919 günlü kararlarının örgütler bölümüyle ilgili 11.inci maddesi içeriğinden olan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin durumu ve bundan sonraki biçim ve çalışma alanı söz konusu edildi.
Bu maddede ulusal istenci egemen kılacak olan Millet Meclisinin, yasama ve denetleme haklarını güven ve özgürlükle kazandıktan ve güven, Millet Meclisince belirtildikten sonra, Cemiyetin ne olacağının kongre kararıyla belli edileceği açıklanmıştır. Burada söz konusu olan kongrenin, şimdiye değin yapılmış olan Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi dışta ayrı bir kongre durumunda olması gerekli değildir, dendi.”
…….
Mustafa Kemal Atatürk, Milletvekillerini seçiminin güven içinde yapılmasını; Meclisin İstanbul dışında bir yerde açılmasını; Askerler üzerinde ordudan atılma gibi padişah kararlarının düzeltilmesini; Zulüm yapmış Ermenilerin de mahkemeye verilmesini; İzmir’den düşmanların çekilmesini; Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin çalışmalarına ve bazı gazetelerin bölücü yayınlarına son verilmesini isteyen konuları Padişah ve onun hükümeti Damat Ferit Paşa tarafından kabul görmemiştir. Netice de Salih Paşa bu görüşme de imza ettikleri hususlarda başarılı olamadığını da Mustafa Kemal Atatürk Nutkun’da belirtiyor. (NUTUKS: 162-163-164-165-166-167)
Kürt ayaklanması ve Amasya ön görüşmesinde ki maddeler Türkiye’nin Ortadoğu’da ki hedefleri için bir ışık olacağı kanaatindeyim.
Böylece İşgalin bir ayağı olan Anadolu Yakası ile Rumlara Pontus devleti , Kürtlere Kürdistan devleti kurdurulmazken, Ermenilere maalesef Gümrü Antlaşması ile Ermenistan devleti veriliyor. ( Bakınız: Türk Siyasi Tarihi: Tahsin Ünal S:
2/ İŞGALİN DİĞER YANI İSE ARABİSTAN’IN PAYLAŞIMI
VE MÜSLÜMAN ARAPLAR TÜRKLERİ ARKADAN VURARAK PADİŞAHIN HALİFELİĞİ’Nİ TANIMADILAR
İşgalin öteki yakası ise İngiliz ağırlık Fransız destekli Arabistan Yarımadası oldu… Kendilerini bebek gibi besleyen Osmanlı’ya dolayısı ile Türklere, kin besleyen Araplar Osmanlı Padişahının “Halifeliğini” dahi düşünmeden Osmanlı’ya karşı Hristiyan İngilizlerden yardım dilendiler.
İngilizler’den yardım dilenen Arap Şeyhleri kabileler halinde, İngilizler; kabile babalarına ve çocuklarına birer toprak parçası vererek devletçikler kurdurdular.
Bunlar: Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Suud, Yemen, Hadramut, Umman ve Kuveyt’tir. Ortadoğu’nun çıbanbaşı İsrail henüz daha kurulmamıştır.
1800’lü yıllarda başlayan Arap milliyetçiliğinin en önemli kışkırtıcılığını Arapların isyanlarından ziyade dış ülkeler yapmıştır. Osmanlılar Hanedanları Araplara ilgi göstermiş ve her yönden desteklemiştir. Buna karşılık Araplar Mondros Ateşkes antlaşması ve Sevr ile yıkılan imparatorluktan, nasiplenmek istemiştir. Bu amaçla Osmanlı Padişahının özel ilgi gösterdiği, Hz. Fatıma Soyundan olduğunu söyleyen Haşimi’lerden Şerif Hüseyin Paşa’dan Osmanlı’nın en zayıf anında; İngilizlerden bağımsızlık için destek istemiştir.
Bu konu hakkında Türk Siyasi Tarihi-Tahsin Ünal- 540-541-542-543 sayfalarında geniş açıklama yapmıştır.
İLK İSTEK İNGİLİZLERCE OLUMSUZ OLDU
Şöyle ki; “Hüseyin Paşa, Abdulhamit zamanında Devlet Şurası azalığı verilmişti. 2. Meşrutiyet’te, 1909 da Mekke Emirliği’ne tayin edildi. Mekke’de İstiklalini ilan etmeye karar veren Hüseyin Paşa, bir taraftan Meclis-i Mebusan’da “ Hicas Meb’üsu” olan oğlu Abdullah’ı (Ki Ürdün Emiri iken 1951’de Kudüs’te katledilmiştir) gizlice İngilizlerle anlaşmak için, 1912 de Mısır’a gönderdi. Abdullah Mısır’da, İngiliz Lord Kiçner’le görüştü. Ondan “babası Babıali’ye isyan edecek olursa, üzerine gönderilecek Türk Kuvvetlerine mani olunup olunmayacağını sordu.” Lord Kiçner , “mani olunamaz” diye cevap verdi.
İKİNCİ İSTEK OLUMLU OLDU
1912 de arzusuna erişemeyen Hüseyin Paşa, 1915’te meşhur Lavrens’in de yardımı ile emeline muvaffak oldu. İngilizler ile akdedilen gizli bir anlaşma ile “Hıristiyan” İngiltere, Halife’ye rağmen, İslam aleminin en mukaddes ülkesini, Mekke ve Medeniyi himayesi altına alıyordu. Harici tecavüzler ile Hüseyin Paşa’ya tevcih edilen dahili isyanlara karşı da, İngiltere, Hüseyin Paşa’ya yardım edecekti. Hüseyin Paşa’nın kuvvetlerini techiz etmesi, teşkilat kurabilmesi için de her sene 400 bin İngiliz lirası verilecekti.
İNGİLİZ ALTINLARI İLE
BABANIN HER OĞLUNA BİR DEVLET
Hazırlıklarını ikmal eden Hüseyin Paşa, ordularımızın Suriye’de dini, devleti küffar istilasına karşı müdafaa ettiğini bir sırada, 27 Haziran 1916’da isyan etti. Şerif Hüseyin Paşa’nın dört oğlu vardı: Zaid, Faysal, Abdullah, Ali… Zaid bir müddet sonra ölmüş, geride üç oğlu kalmıştı. İngilizler, Ş.Hüyesin Paşa’ya 1916 da müracaat ederek “Osmanlı İdaresine isyan eder, Osmanlıların Suriye cephesinde mağlup edilmesine yardım ederse, harpten sonra Arabistan’ın büyük bir kısmını içine alan bir Arap Devleti teşkil edeceklerini, bu devletin başına kendisini getireceklerini” vadettiler. Bu vaade pek memnun olan Şerif Hüseyin Paşa, İngiltere’den aldığı altınlarla bir taraftan Arap kabilelerini tahrik edip etrafına topladı. Bir taraftan da toplanan çapulcu Araplardan üç ordu hazırladı. Bu orduları üç oğlunun kumandasına verdi.
Faysal, Abdullah ve Ali, emirlerindeki kuvvetlerle bir taraftan Fahreddin Paşa’nın müdafaa ettiği Medine’ye saldırırlarken, bir taraftan da Gazze’de din-i İslamı ve millet-i İslam-ı küffar istilasından müdafaaya çalışan kuvvetlerimizi arkadan vurmaya başladılar. Suriye Cephesinde mağlubiyetimizde Hüseyin Paşa’nın ve Siyonizm Hıyanetinin pek azim rolü vardır. Onlar bu hainane faaliyetlerine Ordumuz Halep’ten çekilip, Sırtını Anadolu’ya dayayıncaya ve Mondros mütarekesi’nden üç gün evveline kadar devam etmişlerdir.
1918’de Mondros Mütarekesi imza edildiği zaman, yukarıda da temas ettiğim gibi, bilhassa Rusya’nın çekilmesinden sonra Yakın Şark siyasetinde, bir başka deyişle İngiltere’nin yakın Şark hakkında ki düşünce ve planlarında mühim değişmeler olmuştu. Bir taraftan artık Osmanlı ordularının mağlup olduklarına, yakında Arabistan’ı tamamen terk edeceklerine kanaat getiren, saniyen İngilizlerin “Harp den sonra bir Arap Devleti kurulacak, başına da siz getirileceksiniz” şeklindeki vaatlerine inanan Şerif Hüseyin Paşa, 2 Kasım 1916 da Mekke’de İstiklalini ilan etmişti. Henüz işgal altında bulunan Suriye ile Irak müstesna- Arabistan’ın şair yerlerine hükmetmeye başlamıştı. Öbür tarafta ise, Rusya’nın çekilmesinden sonra, İngiltere büyücek bir Arabistan’ın mevcudiyetindense, Anadolu gibi parçalanmış bir Arabistan’ın bulunmasından daha fazla menfaat temin edeceğini düşünmeye başlamıştı.
İngiltere 1919’da ikinci şıkkı daha cazip bularak tercih etti. Şerif Hüseyin’in devletini parçalamak için harekete geçti. Lavrens’i geri çekti. Onun yerine onun bu kadar meşhur olan Casus Filbi’yi Vehhabiler arasına gönderdi. Filbi, Vehhabileri Haşimiler aleyhine teşvik etti. Vehhabilerin Reisi İbnüssuüd İngiltere’den aldığı 300 bin altınla hazırladığı kuvvetlerle, 1919’da bir taarruzla Mekke’yi zaptetti. Kral Şerif Hüseyin canının zor kurtarıp İngilizlere Kıbrıs’a iltica etti.
Kıbrıs’ta 1924’te vefat edecektir.
HÜSEYİN’İN OĞLU ABDULLAH ÜRDÜN KRALI OLDU
Hüseyin’in yerine oğlu Ali tahta çıktı ise de, o da ibnüssuüd’a mağlup oldu. Suüd, Amman’a doğru ilerlemeye başladı. Zaten böyle bir netice ümit eden İngilizler, suret-i haktan görünerek işe müdahale ettiler. Tarafları uzaklaştırdılar. Biri Amman’da “Ürdün”, öteki Hicaz’da “Suüd” krallıklarının kurulmasını 1919’ da temin ettiler. İki krallığı da tanıdılar.
İngilizler, olup bitenlerden bihaber olan, hala “Büyük Arabistan davası” peşinde koşan Faysal’ı değil, küçük Ürdün Devletinin emirliğine razı olan Abdullah’ı, Ürdün Krallığına getirdiler.
HÜSEYİN’İN OĞLU FAYSAL SURİYE EMİRİ OLDU
Yine bundan da bir şey anlamayan Faysal, Paris kongresi esnasında Londra’ya geldi. Bazı siyasi rical ile görüştü. Loit Corc ile mülakat edebilmek için onlardan tavsiye mektupları aldı. Paris’e geldi. Paris’te Loit Corc ile görüşerek “Irak’tan İskenderun’a, oradan Suriye, Filistin ve Kanal’a kadar olan yerlerin kardeşi ile kendisine verilmesini” istedi.
Faysal’ın bilgisiz ve her şeyden bihaber olduğunu gören Loit Corc, ona; “Halk sizi Suriye Emiri seçerse biz de kabul ederiz” diyerek atlattı. Zira;
1-iki sene kadar evvel Suriye Fransa’ya verilmişti. Aynı yeri bu sefer de Loit Corc Faysal’la veriyor. Böylece, belki Suriye’yi de elde ederim, diye düşünüyordu.
2-Yahudiler’e de, Hariciye Nazırı Bolfur’un ağzı ile; “Filistin’de bir Yahudi devleti kurulacaktır” diye vaatler ettirmişti. Yahudiler de burada bir devlet kurmak emelinde idiler.
Bunlardan bihaber olduğu anlaşılan Faysal, 1920’de Suriye’ye geldi. Şam’da İngiliz parmağı ile hazırlanan “Şam kongresi’nde “Suriye Emiri” seçildi.
Hadiselerde ki İngiliz parmağının mevcudiyetini yakınan bilen Fransızlar, Şam’a askeri kuvvetle girdiler. Faysal’ı Şam’ı terk etmeye mecbur ettiler. 1920’de Suriye’yi himayelerine alan Fransızlar, 1946’da Suriye’nin istiklalini tanıyıp tahliye ettiler. İstiklaline kavuşan Suriye’de, 1949, 1951 ve 1954’te üç defa askeri hükümet darbesi oldu. 1957 sonunda da Mısır-Suriye Arap federasyonu’na iltihak ederek Mısır Reisicumhuru Nasır’ı Reisicumhur tanıdılar.
HÜSEYİN’İN OĞLU FAYSAL BU KEZ IRAK KRALI OLDU
Şam’dan tardedilen Faysal’ı İngilizler, İngiliz-Fransız dostluğuna rağmen Irak krallığına getirdiler. Faysal, 1920, 1933’e kadar Irak krallığı etti. Yerine geçen oğlu Gazi, 1933-1939’a kadar krallık etmiş ve bir otomobil kazasında ölmüştür. Kral Gazi, amcası Ali’nin kızı Aliye ile evlenmişti. Bu izdivaçtan da 1935’te II. Faysal doğmuştu. Daha pek küçük olduğu için dayısı Aldülillah 1939’dan 1953’e kadar kendisine niyabet etti. 1953’ten beri fiilen krallık etmekte olan II. Faysal 13 / 14 Temmuz 1958’de çıkan bir ihtilal neticesinde dayısı ve başvekili Nuri Said Paşa ile beraber, aile efratları ile birlikte katledildiler.
Hulasa müttehit bir Arap Devleti yerine, parçalanmış bir Arabistan’ın bulunmasını, menfaatlerine daha uygun bulan İngilizler, türlü desise ve dalaverelerle on parçaya ayırdılar. Bunlar; Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Suud, Yemen, Hadramut, Umman ve Kuveyt’tir. (Bakınız Türk Siyasi Tarihi-Tahsin Ünal Sayfa: )
3/ ORTADOĞU SONUÇ BELGESİ
Ortadoğu’nun ilk bağımsız devleti doğdu. Türklerin devlet olarak yok olduğunu sanan Avrupa Devletleri bayram ederken yeni bir Türk devletinin temelini Mustafa Kemal Atatürk Ankara’da atıyordu.Türkiye Cumhuriyeti Devleti 29 Ekim 1923.
***
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kısa sürede atılım üstüne atılım yaparak ilimde, teknolojide bilgide her alanda önder ülke oldu. Devam edilse idi süper devlet olma yoluna girmesi içten bile değildi.
İlk 10 yılda; Ülkemiz’de demiryolu ağı, oto yollar, fabrikalar, enerji dolu gençliğin milliyetçi eğitilmesi gibi milli kültürü içeren gelişme gerçekten takdir edilmeye değerdi.
10 yıldan sonrasında başarılı olamadık. Ne oldu ise Atamızın vefatından sonra oldu.
1938 yılına kadar ülkemizde demokrasi adına yapılan gelişmeler milli olmakla birlikte güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapması gerekenleri yapıyordu. Misak-i Milli sınırları içinde olan fakat Lozan’da kabul ettirilemeyen Hatay’ın Türk toprağı oluşu demokratik bir zafer olarak tarihe geçmiş ve önce Hatay Devleti kurulmuş daha sonra Türkiye’ye ilhak ederek katılmıştır. Böylece diğer Kerkük, Musul, Erbil, Süleymaniye, Batum, Azerbaycan, Arabistan Yarımadası, 12 Adalar, Kıbrıs, Girit, Batı Trakya-Selanik’e kadar olan Türk yurdu gibi bölgelerde derhal Türkiye sınırlarına kazandırılması için Hatay (1939 yılı Anavatan’a katıldı.) örnek olarak kolaylık sağlayacaktı…Ama Atamızın ömrü yetmedi.
KIBRIS YENİDEN ORTADOĞU’YU TETİKLEDİ
Rahmetli Bülent Ecevit, Sol düşünce yapısında bir insan olmasına karşın, 1974 yılında Kıbrıs için yaptığı Harekat ile oluşan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti; Türkler’in misak-i milli için çalışmalara devam ettiği düşüncesi ortaya çıkardı. Emparyalist Avrupa devletleri ve Amerika Birleşik Devletleri bu gelişme üzerine derhal harekete geçti ve Türkiye’ye ambargo koydu. Sonra da Ortadoğu’nun yeniden gündeme gelmesi söz konusu oldu.
10 Kasım 1938 tarihi ; kurtuluşunu siyasi olarak tamamlayan Türkiye Cumhuriyeti Devlet Liderinin; ülkesinin ekonomik olarak kurtuluşunu tamamlatamadan, bu dünyadan göçtüğü tarih oldu.
AB için yaptığımız kitap ve içeriği hala geçerliliğini korumakta. “AB’ye girelim mi girmeyelim mi “ adlı araştırma anket kitabımız 2004 yılı 17 Aralık’tan önce yayına girmiş ve tespit edilen görüşleri hala canlılığını korumaktadır. (2)
Milli mücadele zamanında yapılan Devlet olma savaşı askersiz olarak devam etmiştir. Atatürk bu savaşı kazanmaz isek askeri olarak kazanılan bir savaşın geçerli olmayacağının altını çizerek kesin hükmünü Türk Gençliğine hitabesinde söylemiştir.
İşte o hitabe!
……
Demek ki, ülkemizde henüz devam eden bir savaş var. O savaşta Ekonomik savaştır. Bu savaşı da topyekün vermemiz gerekiyor. Kişiler birey olarak verdiği zaman savaş olmuyor. Topluca verilmesinin önemi millet olmayı gerektiriyor. Bunun için birimiz hepimiz, hepimiz birimiz, görüşü doğrultusunda bu ekonomik savaşı da topyekün kazanmalıyız. İzmir iktisat kongresinde alınan kararlar hala canlıdır. O kararları günümüze uyarlayıp hayata geçirmeliyiz. Bu işte şu andaki Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşmektedir. (İzmir iktisat kongresi kararları 3)
…….
Ekonomik olarak kalkınan ülkemizin yeni ufku elbete Ortadoğu olacaktır. Ordadoğu’daki kesin hakları olacaktır. Bu hakları başkalarına devretmek mümkün değildir. Türk Milleti tarihinden aldığı güç ile, Atatürk’ün belirlediği hedefler ölçüsünde amacına ulaşmalıdır.
Türkiye’nin İstediği haklar:
-Ortadoğu Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin var olmasının temel taşıdır. Bunun için Irak’ı işgal eden ABD’nin kesinlikle bu ülkeyi terk etmesi bölgede barış adına bir hak olarak istenmelidir.
-İsrail’in devlet olarak yaptığı saldırıların adının devlet terörü olduğunun kabul edilmesi ve İsrail toprakları adı verilen bölgeden derhal çekilmesi, istenmelidir.
Türkiye’nin amacı bu olmalı:
-Ortadoğu da kurulan devletçikler (Suriye, Lübnan, Filistin, Irak) hükümran olamadıkları topraklar üzerinde ABD’nin ve İsrail’in emellerini yerine getirdiklerinden dolayı dikkatleri çekilmeli ve kurulacak paktlar ile Türkiye’nin isteklerini uygulamak zorunda olduğunun kabil edilmesini sağlamak.
-Türkiye; Gelecekteki su kavgasında bölgesinde tek ve güçlü ülke konumuna gelmeli.
**********************************************************
Yazıcıoğlu, şöyle konuştu: ''Ne kalacak bize, İç Anadolu'da bir kara Türkmen devleti kalacak. Bunun aslı neydi, Sevr'di. Peki Amerika bu Sevr'i imzalamış mıydı? İmzalamıştı. Biz Sevr'i ne yaptık, yırttık, çöp sepetine attık, tarihin çöplüğüne attık. Ama Sevr'i imzalamış olan Amerika Lozan'ı imzalamadı. Hala Amerika Lozan'ı imzalamış değildir. Hala Amerika'nın kafasında Sevr yatıyor. Şimdi de bunu açıkça ortaya koyuyorlar.''
Başta İsrail olmak üzere ortadoğu’da kurulan devletlerin etnik bir kökeni yoktur. Yani alışıla gelmiş dünya üzerinde etkili olan bir millet yoktur. Onun için devletleri de olmamıştır.
Araplar ve Türklerin zaman zaman üstünlük kurduğu Ortadoğu yöresi zengin petrol yatakları olduğu için ilgi çekmekte ve sömürgeci ülkelerin pay kapma kavgası yaptığı bir arena olmuştur.
*************************************************
20 Ekim 1927’den 29 Ekim 2006’ya kadar geçen 79 yıl içerisinde Genç Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin üniter yapısına ve Türklüğe; Avrupalı devletlerin düşman olduğu gerçeğinin hala anlatılmamış olması beni çok üzmektedir.
‘Cavur’ dediğimiz milletler yani ABD, İngiltere-Fransa-İtalya başta olmak üzere AB ülkeleri her zaman var olan Türkler’i kendilerine düşman ilan etmişlerdir. Ve; Türkler var oldukça da bu milletler hep kavgacı, hep Türkler’e düşman olacaklardır. Gerçek budur.
Şimdi bugüne kıyaslayın geçmişte yaşananları… Bugün bir hükümet var geçmişte de Damat Ferit Paşa hükümeti vardı. Bugün Milliyetçiler yine var, geçmişte de en büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk vardı. Bugün Milliyetçilere “Saman milliyetçileri”deniliyor, Dün de “Haydutlar” deniliyordu… Dün ülkemiz yabancılara işgal ettiriliyordu, bugün de ekonomik ve siyasi-sosyal işgal ettiriliyor ve topraklarımız satılarak, ürünlerimiz özelleştiriliyor. Ve Hepsi dün Padişah adına en iyisi diyerek yapılıyorken; bugün de demokrasi adına en iyisini hükümetler bilir düşüncesiyle yaptırılıyor…
Tarihten ders almak vakti geldi de geçiyor bile.
NUTUK’U HERKES OKUMALI
7-70’e Herkes ama herkes mutlaka okumalı….
15 Ekim 1927 tarihinde başlanıp günde 6 şar saat okunarak 36 saat 30 dakika da, 20 Ekim1927 tarihine kadar 6 gün de okunan meşhur Nutkun’dan gün görmemiş paragrafları aktaracağım. Bu Nutuk; CHP’nin 2. Kurultayı’nda Atatürk tarafından yapılan konuşma metnidir.
*************************************************************
TEMENNİLER
Atamızın Kürtler üzerindeki net ifadeleri bu gün için Türkiye’yi yöneten siyasetçilere ışık olması gerekmektedir. Kesinlikle Türkiye içinde ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasına izin verilemez, hüküm sabittir. Buna izin veren Türkiye Başbakanı tarih önünde suçlu olacaktır.
Öte yandan Ortadoğu’nun yeniden şekillenecek yapısı içinde Irak’ın üç-dört parçaya bölünmesi de kabul edilemez bir gerçektir. Bunu kabul etmek demek Türkiye’nin üniter yapısını tehlike içine atmak demektir. Aynı şekilde İsrail’in topraklarına toprak katarak büyümeyi hedefleyen saldırılarını kabul etmekte Türkiye’nin üniter yapısını tehtid eder.
Türkiye’yi yönetecek siyasi kadrolar bu gerçekler ışığında mecliste konuşlanmalı… Meclise seçilecek vekiller kesinlikle milletin bağrından çıkmalı. Atatürk’ün arzu ettiği gibi yüzde yüz Türk olmalı.
ATAMIZIN MECLİS HAKKINDA Kİ GÖRÜŞLERİ
Şimdi bir insan düşünün. Etten kemikten sizin gibi birisidir bu insan. Görüyor, işitiyor, konuşuyor, yiyiyor ve yürüyor… Onun da nefsi var. Onun'da her şeyi canı ister ve elde etmeyi hedefler… “Hepsi benim olmalı” der. Ama bu isteklerin hepsine gem vurmasını bildi O insan.
Bir tek şey istedi, Türk Milleti'nin hür ve bağımsız olmasını. Kendi akranları ve yaşıtının üstü olan kişiler bile onun bu isteğini o günün şartları içinde ; “olacak iş değil” dediler.
Kimi Amerika'nın güdümüne girmeyi arzularken, kimi Fransız, kimi İngiliz, Kimi de hatta Yunanlılarla kol kola-iç içe yaşamayı savunmuştur.
Evet bir tek O her türlü olumsuz koşullarda bile Türk Milleti'nin bağımsız olmasını istemiştir.
Bu uğurda mücadele etmiştir. Ve de O'nun gibi düşünen komutanlar ve askerler sayesinde bağımsızlık kazanılmıştır.
Askeri zaferin ardından “inkilap” yada devrim dedikleri değişimler yapıldı. En önemlisi elbette Halifeliğin kaldırılışı, latin harflerinin kabul edilişi olmuştur. Eğitimin önemi çok büyüktü. Bu uğurda atılacak yanlış adım askeri alanda kazanılacak zaferleri zamanla değersiz kılacağını Atamız çok iyi biliyordu. Bunu ise şu sözleriyle”Nutuk” ta söylemiştir.
“Tam bağımsızlık demek, besbelli siyaset, maliye, iktisat, adelet, eğitim, askerlik, kültür... Gibi her konuda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın her hangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir.”
Bugün ülkenin haline bakınca bağımlı olduğumu anlıyorum, Paranız yoksa, eğitimde yok... Paranız yoksa, malınızda yok, paranız yoksa ülkenin kültür değerleri de sizin değil, paranız yoksa askeri araçlarda, ulaşımda (Telokom ve Telekomünikasyon ve PTT) sizin değil, paranız yoksa Özel Tv’ler de sizin değil, Paranız yoksa Ulusal Gazeteler de sizin değil.... Dahası ABD’nin dolarına ve şimdi de AB nin euro sına endeksli bir Türkiye’nin tam bağımsızlığından söz edemeyiz. Zaten Atatürk’te öyle diyor.
Bize düşen tek bir görev vardır. Atatürk’ün işaret ettiği yönetim ve yönetici şeklini iyi bilmek ve onun gereği olan işleri yapmaktır.
Bunun için;
Türk gençlerini O’nun istediği şekilde yetiştirmek. Çünkü bu memleketi Türk gencine emanet etmiştir. Kürt’e, Çerkez’e Laz’a, değil, Türk’e emanet etmiştir. Meclis açıldığında adını Türkiye Büyük Millet Meclisi koymuştur. Bu değerlere itiraz etmek olmaz.
Misak-i Milli hudutları içinde ki tüm insanlar, kendilerini Türk kabul edecekler ve Türk gibi yaşayacaklardır. Buna uymayanlar ise Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasama ve yürütme ilkeleri içinde yer alan hukuk sistemi ile layık olduğu cezaya çarptırılacaktır.
Bu kesin hükümlere rağmen 2006 yılının kasım ayına gelindiğinde hala Türk kavramının bölücü olarak niteleyen bir yönetici kitlesine sahip olmamız ne kadar düşündürücü ve bu kitlenin imzaları ile AB’ye kayıtsız şartsız teslim olmamız acaba size İstanbul’u işgal eden itilaf devletlerinin dayatmalarını çağrıştırmıyor mu? O günkü İtilaf devletlerinin yerini bugünkü AB devletleri ve ABD almıştır.
O günkü Padişahın teslimiyetçi hükümetlerinin yerini bugünkü hükümetler almıştır. Böyle bir yakıştırmayı yapmak zorundayız, çünkü ; Hükümetlerce yapılan tüm çalışmalar, Atatürk’ün ülkemizi emanet ettiği Türk gencine iyi-güzel ve muhteşem olarak gösteriliyor.
Öyle ki;AB uyum yasaları ile gerçekleşen Avrupalı olma yasaları tam bir tesilimiyetin hükümleridir. Bu tür teslimiyet yasaları geçmişte de Atatürk’e dayatılmış ala Atatürk’ün kurtuluş savaşında bu tür teslimiyetler kesinlikle olmamıştır. Hatta kurtuluşun TBMM’sinin Dış işleri Bakanı Bekir Sami Bey, anlatlaşma diye teslimiyete imza atarak yurda döndüğünde Atatürk onu derhal görevden almış, attığı imzaları da tanımamıştır.
Bakınız: AB ülkelerine verilen imtiyazlara Atatürk Dış işleri Bakanını görevden alarak cevap vermiştir. Bakınız (1-Bekir Sami Bey)
İSRAİL ÇIBANBAŞI
Ortadoğu’nun çıban başı olacak İsrail devletinin temeli de yıkılan Osmanlı İmparatorluğu döneminde atılır.
Bu konuda Osmanlı Padişahı Abdülhamit Han’dan Yahudiler birkaç metre kare toprak isterler… derler ki; “ Paşam şu yerden bize birkaç ev yapacak kadar yer satsanız bizde başımızı sokabileceğimiz bir yerimiz olsun”
Padişah Abdulhamit o tarihi sözünü söyler;
- Toprak benim değil. Milletin dir. Milletin malını benim satmam söz konusu olamaz. Size satılacak toprakta yok!
Bu kesin söz üzerine Yahudiler Osmanlı imparatorluğunun gerileme döneminde toprak sahibi olamazlar.
Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci dünya savaşında yenik sayılmasının ardından toprakları işgal edilince; İngilizlerin sayesinde Arap milliyetçiliği kışkırtılır ve Araplar bağımsız birer devlet olmaya başladıkları anlarda şimdiki bulundukları yere de Yahudiler yerleşmeye başlarlar. Sonra İsrail devletini kurarlar ve Arap ülkeleri ile 6 gün savaşlarını yaparak kendilerini devlet olarak tescil ettirirler.
Avrupalı ülkeler ile ABD ‘nin desteğini her zaman yanında bulan dahası onları da mason teşkilatları ve lobileri ile yöneten İsrailoğulları İsrail Devleti’nin topraklarını “Büyük Ortadoğu Projesi” adı altında genişletmeyi hedeflemektedir.
Bu genişlemeden dolayı toprak kaybı içinde olacak olan devletlerden biride Türkiye olacaktır.
İSRAİL TEHTİD EDİYOR
Böylece, zaman içerisinde; Türkiye’den kopartılarak Ermenilere veya Kürtlere söz verilen toprakların gerçek sahibi İsrail olacaktır. Bu amaçla İsrail önce Filistin’e sonra da Lübnan’a ve diğer bölge ülkelerini ve Türkiye’yi tehtid eder hale gelmiştir.
İsrail’in genişleme konusunu ilerleyen sayfalarımızda diğer görüşlerini aktaran arkadaşlardan detaylı olarak okuyabilirsiniz.
İSTEME ADRESİ:
İNCİAY YAYINLARI / İhsaniye Mah. 4914 Sokak Sualp Apt. Kat2 DA:3 MERSİN
TEL:0324.336 76 89
Poste Çeki Hesap No: Fatma Aydın Hesabı: 1822285
|